Girdiyseniz Hemen Çıkın! Depresyon ve Moleküler Mekanizması

Girdiyseniz Hemen Çıkın! Depresyon ve Moleküler Mekanizması

Depresyon; her yaştan, cinsiyetten, sosyal çevreden insanda hatta hayvanlarda bile meydana gelebilen yaygın bir bozukluktur. Ayrıca çoğu tıbbi hastalığın gelişim riski ile ilişkilidir. Depresif ruh hali, ilgi kaybı, enerji ve haz kaybı, suçlu hissetme, zayıf konsantrasyon, düşük özgüven, uyku bozukluğu ve iştah artışı ya da azalışı ile karakterize olan bu rahatsızlık Dünyada yıl içerisinde 850.000 intihar vakasına yol açmaktadır. Depresyon, özellikle halk arasında psikolojik nedenlere dayandırılsa da altında yatan pek çok fizyolojik mekanizma vardır.

Depresyonun metabolizma ile ilgisi

Gastrointestinal hormonların çoğunun beyne de etki ettiğini, bunların açlık-tokluk mekanizmasını düzenlediğini biliyoruz. Ancak bu hormonlar bundan daha fazlasını yaparak bizim ruh halimizi belirleyebiliyor. Örneğin leptin, hipokampal plastisite ile yakından ilişkilidir. Ayrıca leptinin sıçanların ventral striatumlarında dopamin salınımını azalttığı gözlenmiştir. Yine leptin reseptörlerinin aktivasyonu, ventral tegmental alanda buradaki dopamin nöronlarının ateşlenmesini önleyerek dopamin salınımını inhibe eder.

Yakın zamanda koyulan diyabet tanılarının yanında depresif davranışların görülme olasılığı erkeklerde %12,8 ile %29 arasında iken kadınlarda %23,8 ile %30,5 arasındadır. Bu oranlar diyabet ile depresyon arasında sıkı bir ilişki olduğunun kanıtı niteliğindedir.

Depresyonun, beynin ruh halini düzenleyen bölgelerinde ghrelin geri beslemesinin düzensizliğinden de kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Ghrelin fare ve insanlarda antidepresan etki gösterir. Dopaminerjik gibi davranır ve ödül sistemini düzenler. Karbonhidratlar ise ghrelin salınımını baskılayan en etkili besindir. İlginç olan şey Ghrelinin kronik stres ve tekrarlayan sosyal yenilgi gibi durumlarda vücuttaki miktarının artması ve bunu takiben vücutta antidepresan etki yaratarak stresle başa çıkmaya yardımcı olmasıdır.

Depresyonla ilgisi olduğunu düşündüğümüz bir diğer molekül İnsülin Benzeri Büyüme Faktörü (IGF) dür. IGF, hipokampal nörogenezi artırır ve insülin sinyalinin bu yolla merkezi olarak hassaslaşması depresif belirtileri azaltır.

Farelerde kolesistokinin reseptörlerinin blokajı depresif davranışları tersine çevirmiştir. Aynı zamanda kronik antidepresan tedavileri kolesistokinin salınımını azaltmıştır.

Kemirgenler üzerinde yapılan genetik ve farmakolojik çalışmalar GRP (Gastrin Releasing Peptit) nin beynin hipokampüs ve amigdala gibi bölgelerinde sinaptik plastisiteyi ve endişeli, depresif davranış yönlerini geliştirdiğini göstermiştir. Gıda alımı, sosyal davranışlar, öğrenme, hafıza ve duygu durumu  da dahil olmak üzere davranışlar kemirgenlerde GRP tarafından modüle edilir.

Diyetle aldığımız folat ürünleri, omega 3 yağ asitleri, tekli doymamış yağ asitleri, zeytin yağı, meyve ve sebzeler de ruh hali için oldukça önemlidir. Belli nedenlerle bu besinlerin yetersiz alımı depresyon riskini tetikleyebilir.

Depresyonun endokrin mekanizması

CRH, vazopressin ve arjinin vücuttaki stres mekanizmasının temel düzenleyicileridir. Bu hormonların kalıcı hipersekresyonu strese karşı gerekli olan adaptasyonu engelleyebilir. Bu hormonlar ayrıca beyinde duygu, bilinç ve davranış da dahil olmak üzere yüksek mental fonksiyonları etkileyen nöromodülatördürler.

Sterese bağlı depresyonun en önemli nedeni kortikosteroidlerin, kortikosteroid reseptör sinyalini bozması olarak görülüyor. Yapılan bilimsel çalışmalarda depresif hastalara kortikosteroid sentez inhibitörlernin verilmesinin tedavide etkili olabileceği gösterilmiştir.

Hipotiroidizme sahip hastalarda depresyon görülme olasılığı %50 lerde iken hipertiroidizmli hastalarda bu oran %28 lerde kalmıştır. Yani düşük TSH seviyeleri depresyon ile daha çok ilişkilidir. Ayrıca depresif hastalarda (hastaların en az %30 unda)  kan ve serebrospinal sıvıda artmış t4 seviyeleri gözlenmiştir. Yapılan çoğu çalışmada da antidepresan ve t4’ün birlikte uygulanmasının daha hızlı bir klinik cevap sağladığı görülmüştür.

Depresyon Kalp ve Damarları da Vuruyor

Sistemik arteriel basınçta artma, kan viskozitesinin artması ve ekstrakoroner ateroskleroz gibi kardiyovasküler problemler yüksek depresif sendrom prevalansıyla ilişkilidir. Ayrıca depresif hastalarda kan koagülasyonu ve fibrinolizi, platelet aktivasyonu ve D dimerlerin de arttığı gözlenmiştir. Bu da kanın damar içinde pıhtılaşmasını ve olası bir emboli riskini artırıyor. Yine depresyon ile osteoporoz ve arterial kalsifikasyon arasında güçlü ilişkiler bulunmuştur.

Depresyon bir doğal seçilim olabilir mi?

Klinik depresyon; keyifsizlik, hiperaljezi, yüksek ateş, sosyal etkileşimlere ilgisizlik, laterji, lokomotor aktivitenin azalması, üreme performansının azalması, anhedoni, uyuklama, anoreksiya veya kilo azalışı, konsantrasyon kaybı ve ankesiyete ile karakterizedir. Bu belirtilere ise interlökin-1, interlökin-6 ve TNF-alfa gibi pro-enflamatuar sitokinlerin aracılık ettiği kanıtlanmıştır. Bu yüzden depresif bozukluklar kısmen de olsa inflamatuar değişikliklere bağlı olabilir. Son zamanlarda yapılan 136 klinik çalışmanın 24 ünde sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında TNF-alfa ve IL-6 nın arttığı gözlenmiştir.

Evrimsel bir bakış açısına göre, depresif ve obsesif davranış, enfeksiyon bağlamında anlamlı görünmektedir çünkü sosyal geri çekilme ve tekrarlayan yıkama diğer bireyleri kontaminasyondan kurtarabilir. Ayrıca, depresyon, enerji tasarrufu sağlayabilecek ve böylece bireye ciddi enfeksiyonların üstesinden gelmesinde yardımcı olabilecek bir durumdur.

Güneş Bir Mutluluk Kaynağı

Hadi bakalım kışçılar buna ne diyeceksiniz 😊 Şaka bir yana ışık yoksunluğunun, nörogenezi önlediği ve depresif davranışları artırdığı kanıtlanmıştır. Güneş ışığına maruz kalma gece melatonin sentezini ve depresyon patofizyolojisinde rol oynayan platelet 5-HT, ve vitamin D değerlerini artırır. Ayrıca ışık, suprakiyazmatik çekirdeği stimüle ederek depresif hastalarda hormonal ritmi, uykuyu ve modu iyileştirir.

NMDA Reseptörleri ve Depresyon İlişkisi

NMDA, sinir hücrelerinde bulunan bir glutamat reseptörüdür. Santral sinir sisteminin primer uyarıcı ileticisi olan glutamat, NMDA reseptörlerinin așırı uyarılması yoluyla nöronal hücre ölümüne yol açabilir ve nörogenezi engelleyebilir. Bu uyarı ise stresle indüklenir.

Çalışmalar, glutamat klirensini artıran ilaçların, kronik stres ve kronik glukokortikoid maruziyetinin etkilerini önleyebildiğini veya tersine çevirebildiğini ve hayvan depresyon modellerinde antidepresan etkili olduğunu göstermiştir.

Ayrıca çinko ve magnezyum da NMDA reseptörlerinin kuvvetli inhibitörleridir. Son veriler kemirgen tarama testlerinde ve depresyon modellerinde antidepresan benzeri aktivite sergileyen çinko ve magnezyumun ikisinin de diğer NMDA reseptör antagonistlerine benzediğini göstermiştir.

Sonuç olarak depresyon; pek çok hastalığın gelişim riski ile ilişkili olan çok yönlü bir hastalıktır. Derinlere inildiğinde moleküler düzeneklere dayanan bu hastalık tam olarak çözülememiş olsa da araştırmalar devam etmektedir.

Kaynakça:

Undine E. Lang, Stefan Borgwardt: “Molecular Mechanisms of Depression: Perspectives on New Treatment Strategies” Cellular Physiology and Biochemistry

Vahap Ozan Kotan, Salih Saygın Eker,   Enver Yusuf Sivrioglu, Cengiz Akkaya: ” Depresyon ve N-Metil D-Aspartik Asit (NMDA) Reseptör İlișkisi” Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar

Yazar: Esra ESMER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.