MAĞARA ALEGORİSİ I

MAĞARA ALEGORİSİ I

Mağara Alegorisi,  2396 yıl önce Platon’un yazdığı “ Devlet” isimli eserinin 7. Kitabında yer alan bir hikâyedir. Bu hikayeyi yüzyıllardır üzerinde konuşulacak ve hakkında sayfalarca yazı yazılacak kadar önemli hale getiren şey ise Platon’un felsefesi hakkında içinde barındırdığı benzetmeler.

“İdealar Kuramı” ve “Eğitim” üzerine Platon’un düşüncelerinin temelini, Sokrates’in çevresindekilerle kurduğu diyaloglarla açıklamaya çalıştığı bu alegoriye gelin beraber bakalım.

Alegori Sokrates’in mağara betimlemesiyle başlıyor.

“Yeraltında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önde boydan boya ışığa açılan bir giriş… İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşıyorlar. Ne kımıldanabiliyor ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebiliyorlar. Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki, kafalarını bile oynatamıyorlar. Yüksek bir yerde yakılmış bir ateş parıldıyor arkalarında. Mahpuslarla ateş arasında dimdik bir yol var. Bu yol boyunca alçak bir duvar, hani şu kukla oynatanların seyircilerle kendi arasına koydukları ve üstünde marifetlerini gösterdikleri bir bölme var ya, onun gibi bir duvar. Böyle bir yeri getirebiliyor musun gözüne?”

Platon, insanların zincirlerle tamamen esir edildiği bir mağaradan bahseder. Öyle ki, burada başlarını bile oynatamazlar. Tek görebildikleri ise arkalarındaki ateş sayesinde karşılarındaki duvara yansıyan gölgelerdir. Mağaranın önünden geçen hayvanlar, araçlar, insanlar vb. her şeyin sadece gölgesini görebilirken çıkardıkları sesleri de onların gerçek isimleri sanırlar.

“Ama tıpkı bizler gibi! Bu durumdaki insanlar kendilerini ve yanlarındakileri nasıl görürler. Ancak arkalarındaki ateşin aydınlığıyla mağarada karşılarına vuran gölgeleri görebilirler, değil mi?”

Mağaradakiler için dünya, gördükleri gölgeler ve onlara kendilerinin verdiği isimlerden ibarettir. Bu gölge ve isimlerin gerçekliğine ise körü körüne inanırlar.

“ Bu adamların zincirlerini çözer, bilgisizliklerine son verirsen, her şeyi olduğu gibi görürlerse ne yaparlar?” diye devam ediyor Platon alegorisine.

Ve mağaradakilerden birinin zincirlerini çözdüğümüzü varsayarak anlatmaya devam ediyor.

 Zincirlerini çözdüğümüz kişiyi, ayağa kaldırıp, onu mağaranın çıkışına getirdiğimizi düşünelim. Böylece önce sadece gölgeleri oluşturan ateşi ve ateşin etrafındaki nesneleri görebilsin.

Elbette bunca zaman karanlıkta yaşamış biri için aydınlık acı verici olacaktır. Gerçek sandığı gölgelerin asıl hallerine bakarken gözleri kamaşacak ve hayretler içerisinde kalacaktır.

Daha da ileri gidelim ve onu mağaradan tamamen çıkartalım. Ona; gerçek ağaçların, nehirlerin, çiçeklerin, kayaların olduğu dünyayı gösterelim.

Mağaradan çıktığında yukarıdaki dünyada gideceği ilk yer, bugüne kadar gerçek sandığı gölgelerin yanı olacaktır. Ama bir süre sonra -her ne kadar sancılı bir süreç de olsa- gerçek nesnelerle gölgeler arasındaki farkı ayırt edebilecek duruma gelecektir. Böylece gerçeklerinin canlılığı, parlaklığına alışır ve gözlerini yukarı kaldırıp gökyüzünü, bulutları, gökkuşağını, ayı ve yıldızları izlemeye başlar. Peki, onu daha da zorlayarak gün ışığına bakmasını sağlarsak ne olur?

Önce karşı koyar gün ışığına direkt bakmaya. Çünkü bu ona acı verir. Gözlerine ağrılar, başına sancılar girer. 

En sonunda ise güneşi, artık yansımalardaki halini değil direkt güneşin kendisini görebilir.

“ İşte ancak o zaman anlayabilir ki, mevsimleri, yılları yapan güneştir. Bütün görülen dünyayı güneş düzenler. Mağarada onun ve arkadaşlarının gördükleri her şeyin asıl kaynağı güneştir.”

Ama hikâye elbette burada bitmiyor. Çünkü zincirlerinden kurtulan kişi hala mağarada yaşayan arkadaşlarını hatırlar ve onlara karşı acıma hisseder. Mağaranın içerisindeki hayat, oluşturdukları değerler, ünler, kazançlar artık ona boş gelmeye başlar. Bu hayata dair imrenme, kıskançlık gibi hislerin hepsi ona anlamsız ve saçma gelir.

Gözleri aydınlığa alışan biri için o mağaraya tekrar girmek her ne kadar zor olsa da, arkadaşlarını uyarmak için tekrar döner.

“Daha gözleri karanlıklara alışmadan, ki kolay kolay da alışamaz, yeniden bu karanlıklar içinde düşünmek, zincirinden hiç kurtulmamış mahpuslarla gördükleri üzerinden tartışmak zorunda kalsa, herkes gülmez mi ona? Yukarıya boşu boşuna çıkmış, üstelik de gözlerini bozup dönmüş demezler mi? Bu adam onları çözmeye, yukarıya götürmeye kalkışınca, ellerinden gelse öldürmezler mi onu?” Diyor Platon mağaraya geri dönen tutsak ve onu karşılayan arkadaşları için.

Platon bu benzetmeyi yaptıktan sonra hayata şu şekilde uyarlamış:

“ Bu benzetmeyi demin söylediklerimize uyduralım. Görünen dünya mağara zindanı olsun. Mağarayı aydınlatan ateş de güneşin yeryüzüne vuran ışığı. Üst dünyaya çıkan yokuş ve yukarıda seyredilen güzellikler de, ruhun düşünceler dünyasına yükselişi olsun. Benim nereye varmak istediğimi merak ediyorsun ya, işte bu benzetmeyle onu iyice anlamış olursun. Doğru mu, yanlış mı, orasını Tanrı bilir. Herhalde benim düşünceme göre kavranan dünyanın sınırlarında “iyi” ideası vardır. İnsan onu kolay kolay göremez. Görebilmek için de dünyada iyi ve güzel ne varsa hepsinin ondan geldiğini anlamış olması gerekir. Görülen dünyada ışığı yaratan ve dağıtan odur. Kavranan dünyada da doğruluk ve kavrayış ondan gelir. İnsan ancak onu gördükten sonra iç ve dış hayatında bilgece davranabilir.”

Platon’un alegorisi hakkında bugüne kadar çok fazla konuşulmuş, yazılmış ve çizilmiştir. Farklı yorumlar, görüşler de mevcut. Ancak bence bu alegoriyi anlamak için kitapta sadece mağara benzetmesinin geçtiği bölümü okumak yeterli değil.

Eğer okumaya 7. Kitaptan başlarsanız bu hikâyenin tamamen eğitimle ilgili olduğu fikrine kapılabilirsiniz. Çünkü alegori şöyle bir ibareyle başlıyor. “ İnsan denen yaratığı eğitimle aydınlanmış ve aydınlanmamış olarak düşün. Bunu şöyle bir benzetmeyle anlatayım…”  

Bu alegorinin eğitim hakkında olduğunu söylemek elbette yanlış değil.  Ama eksik. Aynı durum Platon’un benzetmesini  özetlediği kısım (yazdığım son alıntı pasaj) için de geçerli. O paragrafı okuduğunuzda ise alegorinin sadece Platonun felsefesi “ İdealar Evreni” hakkında olduğu fikrine kapılabiliyorsunuz. Elbette bu da yanlış değil. Ama bana kalırsa yine de eksik.

Bu yorumların neden eksik kaldığına ve Mağara Alegorisini bu kadar kompleks yapan şeylerin neler olduğuna önümüzdeki haftalarda yayımlanacak devam yazılarında detaylı şekilde değineceğiz.

Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle…

Kaynakça:


Platon. Devlet. Çev., Sabahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.