MAĞARA ALEGORİSİ III

MAĞARA ALEGORİSİ III

Herkese selamlar,

Önceki yazıda, filozofların niteliklerinden ve neden Platon’a göre ideal devletin başına filozofların geçmesi gerektiğinden bahsetmiştik.

Bugün ise Adeimantos’un (“Devlet”te Sokrates’le diyaloglarına yer verilen kişi) söyledikleriyle ideal düzenden gerçek dünyaya geri dönüyoruz.

Adeimantos, Sokrates’in filozoflar hakkındaki düşüncelerini dinledikten sonra şunları söyler.

“…Söylediklerini kimse çürütemez Sokrates… Ama insan şunu da görmezden gelemez: Kendini felsefeye verenler, onu gençliklerinde bir eğitim olarak gördükten sonra bırakmayıp da fazla üstünde duranlar, kaçık diyemesek bile, bir tuhaf adam oluyorlar. En aklı başında olanları bile senin bu kadar övdüğün felsefe yüzünden devlete hizmet edemez hale geliyorlar.”

Sokrates’in bu sözlere karşı çıkması ve filozofların kaçık olmadığını iddia etmesi beklenirken o, bu şekilde düşünen insanların fazlalığının farkında olduğunu hatta onları bir miktar haklı bulduğunu söyler. Ama bu görüşe sebep olan farklı etmenler olduğunu iddia etmekten de çekinmez.  Ve filozof ile toplum arasındaki ilişkiyi bir benzetmeyle açıklamaya çalışır.

“Bir filoda ya da bir gemide şöyle bir şey düşün: Bütün gemicilerden daha güçlü kuvvetli bir gemi sahibi var, ama kulağı iyi işitmiyor, gözü iyi görmüyor denizcilikten de pek o kadar anlamıyor. Gemicilere gelince, onlar da gemiyi sen daha iyi kullanırsın, ben daha iyi kullanırım diye birbirine girmişler, ama hiçbiri kaptanlığın ne olduğunu bilmez, bu sanatı ne zaman, kimden öğrendiğini söyleyemez. Üstelik bu sanatın öğrenilecek bir yanı olmadığını, vardır diyen olursa, ağzını burnunu dağıtacağını söyleyecek kadar ileri gider. Bu gemiciler donatanın (gemi sahibi) etrafını alıyorlar, yalvarıp yakarıyorlar, dümeni bana ver diye… Her biri bir başka ağızdan sıkıştırıyor onu. Donatan, geminin kumandasını kime verecek olursa, ötekiler onu öldürmeye ya da gemiden sürmeye kalkıyorlar. Adamotuyla, içkiyle, daha başka şeylerle donatanı uyuşturup gemiyi ellerine geçiriyorlar. Ne var ne yok aşırıyorlar, bol bol yiyip, kafaları çekiyorlar; gemiyi de böylesi gemiciler nasıl yürütürse öyle yürütüyorlar. Kimler donatanı sıkıştırır ya da kandırır, kendilerine kumandayı verdirirse, onları övgülere boğuyor, büyük denizci, eşsiz kaptan, usta gemici sayıyorlar. Kimlerin yardımı dokunmazsa, onları da bir işe yaramaz diye kötülüyorlar. Bu arada akıllarından bile geçmiyor ki, gerçek kaptan havayı, mevsimleri, göğü, yıldızları, rüzgarları, daha bir çok şeyleri bilen, gemiyi bunlarla yürüten adamdır. “

“ Gemilerde  böyle kargaşalıklar olunca, gerçek kaptanın başına gelecekler nedir? Başa geçen tayfalar ona dalgacı, geveze, işe yaramaz, kaçık demezler mi?

Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi Platon’a göre eğer filozoflar devlet yönetiminde görev almıyorsa bu onların suçu değil, onları kullanmayanların suçu “Çünkü kaptanın tayfalara yalvarıp kumandayı istemesi nasıl beklenmezse, filozoflara da, git zenginlerin kapısını çal denemez.”  

“ Akıllı zenginin kapısını çalar, diyen yalan söylemiş. Doğrusu şudur: Zengin olsun, fakir olsun, insan hasta oldu mu hekimin kapısını çalar.”

Burada söylemek istediği şey, bir iş için her zaman işin ehline başvurulması gerektiği. Çünkü aslında olması gereken, yardıma ihtiyaç duyan insanın kendisine en iyi şekilde yardım edebilecek kişiye başvurmasıdır. Bu durumda işinde iyi olan kişinin yalvararak görevini yapmak istemesini, savaşta orduyu kumanda etmek için askerlere yalvaran bir kumandana benzeterek böyle bir şeyin mümkün olamayacağını anlatır.

Ama her ne kadar muhtaç olsalar da bazı insanların işini iyi yapanlardan hiçbir zaman yardım istemeyeceklerini de bilir Platon. Aynı gemi örneğindeki gibi, “ İşlerin en iyisine, o işin tam tersini yapanların değer vermesi kolay kolay beklenmez.”

Biz en iyisi alegorimize geri dönelim.

Alegoride mağaraya geri dönen kişinin, gerçek hayattaki filozofa karşılık geldiğini söylemiştik.

Bu kişi, mağaradaki arkadaşlarını hatırladıktan sonra onlara doğruları anlatmak için karanlığa geri döner -ki bence erdemli bir davranış-. Ama arkadaşları onun delirdiğini, saçmaladığını, yukarı çıkarak sadece gözlerini kör etmekle kaldığını söylerler ve sözlerine kulak asmazlar. Hatta eğer filozofumuz onların ellerini çözmeye kalkarsa buna şiddetle karşı çıkar ve gerekirse onu öldürmeye bile çalışırlar.

Oysa filozofumuzun tek istediği onlara gün ışığıyla aydınlanan gerçek nesneleri göstermekti. Ve eğer mağaradakiler onu dinleyip önderliğini kabul etselerdi; zincirlerinden kurtulup yeraltından çıkabilir, gerçek dünyayı, aydınlık gökyüzünü görebilirlerdi.

Peki, filozofumuz mağaradakilerin bu ilginç tepkileriyle karşılaştıktan sonra ne yapabilir? Mağara hayatı ona anlamsız ve boş gelirken; kendi koydukları kurallar, hırsları, anlam yükledikleri şeyler onun için bir şey ifade etmezken ve karanlık gözlerini acıtırken, insanları ikna etmeye çalışmak yerine mağarayı terk etmesi çok da şaşırtıcı olmaz değil mi?

Platon o dönemde hiçbir filozof yöneticinin olmamasını böyle açıklıyor. Gerçekten bu işi yapabilecek, doğru insanlar olduğunu ama bunu istiyorlarsa kendilerinin tam tersi insanlarla uğraşmaları gerektiğini ve filozofların da dünyaya bakış açıları, farklı düşünceleri nedeniyle bu insanlarla uğraşmak yerine kendi dünyalarına çekilerek sadece felsefenin keyfini yaşayan kişilere dönüştüklerini söylüyor.

“ İşte bu küçük azınlıkta olan kişi, felsefenin tadına varır. Çoğunluğun ne çılgın olduğunu, hiçbir politika adamının doğru dürüst düşünemediğini, ölümü göze almadan, kimsenin onunla birlikte doğruluktan yana gidemeyeceğini anlar. Azgın hayvanlar arasına düşüp de onlarla işbirliği etmek istemeyen biri gibi, tek başına bu azgın sürüye karşı kafa tutamayacağını, ne devlette, ne dostlarına ne de kendine yararı dokunmadan ölüp gideceğini görür, görünce de bunu; kimsenin işine karışmayıp rahatına bakar. Fırtınaya yakalanıp da rüzgârın savurduğu toz, yağmur sağanağından korunmak için bir duvarın arkasına sığınan yolcu gibidir. Çevresinde olup biten yolsuzluklar, haksızlıklar ortasında temiz kalmakla kendini mutlu sayar. Güzel umutlara bağlanıp, iç rahatlığıyla hayattan çıkar gider.”

Bu aslında bir paradoksu da beraberinde getiriyor. Bir iş için -ki bu özellikle de devletin yönetimi gibi toplumu etkileyen önemli bir şeyse- doğru olan bu görevin en çok hak eden ve bu alanda yetisi en çok olana verilmesi. Bu durum tüm toplumun yararına gibi görünüyor. Ancak bir de işini tam olarak yapamayan hatta tam olarak kötü yapan bir kesim var ki, doğru kişinin yönetime geçmesini kendilerince haklı sebeplerden dolayı istemiyorlar ve onu engellemeye çalışıyorlar. Ve yönetime geçmesi gereken filozof ruhlu doğru kişimiz de aslında zaten toplumu bir mağaraya benzettiği ve bu anlamsız gördüğü olaylar silsilesinde yer edinmek istemediği için(tabi hırsları da yok) herhangi bir boş çaba göstermek yerine kendiyle yaşamayı tercih ediyor. Bunu mağaradaki esirimizin kimseyi ikna edemeyeceğini fark edince yukarı çıkıp tek başına gün ışığında yaşamaya başlaması gibi düşünebilirsiniz.

Ama bugüne kadar filozof bir liderin hiç var olmadığını iddia etmek de biraz haksızlık olur sanırım. Evet, Platon devletin başına geçmekten bahsediyor (ki bence bunu yapabilenler de olmuş) , ama insanlara onun deyimince “ışığı göstermeye çalışmak” da bir nevi liderlik, önderlik değil mi? Demek ki çok da umutsuz olmamak lazım. Mağaradaki her şeye: Oradaki yaşantıya, bu yaşantının anlamsızlığına, hırsların, ünlerin saçma gelmesine, gölgeleri gerçek sananlara derdini anlatamamasına rağmen, yukarda bir ağacın gölgesinde gökyüzünü izlemek yerine mağarada kalıp çözebildiği kadar insanın zincirlerini çözmeye çalışanlar da elbet var. Ama benim asıl merak ettiğim şey, bahsettiğimiz bu insanların “neden” mağarada, o karanlık dünyada kalmayı tercih ettikleri.

Düşünüyorum da, bence birini buna ikna edebilecek tek şey, yukarı çıktığında onlarsız yaşayamayacağını bildiği insanların hala o mağarada olmaları olurdu.

Platon’a göre bir filozofun Devlet’te başa geçebilmesi için iki ihtimal vardı: Ya bunun için kendisinin gönüllü olması ya da bir şekilde zorla başa geçirilmesi gerekiyordu. Bunca anlatılandan sonra ikinci ihtimal pek olası olmasa da belki birincisi…

Şu sıralar okuduğum kitapta geçen bir cümleyi konuyla alakalı olduğunu düşündüğüm için sizlerle paylaşmak istiyorum. “ Gerçek: İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksel hedef, sevgidir…”

Bu kitapta çok zorlu koşullar altında (2. Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarında) yaşamaya çalışan bir psikiyatristin kendi dilinden deneyimlerine ve hayatın anlamı hakkındaki düşüncelerine yer veriliyor. Ve en zor anlarından birinde şunu söylüyor* “ O anda, insan şiirinin ve insan düşünce ve inancının vermesi gereken gizin anlamını kavradım: İnsanın sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluşu.”

Belki de bu dünyadan elini eteğini çekmiş filozofların, hala toplum için bir şeyler  yapmaya çalışmasının temelinde de bu yatıyordur. Tabi ki Platon’un kast ettiği ülkeyi yönetmek gibi büyük bir işten söz ediyorsak bahsettiğimiz sevginin tanımı da biraz değişebilir. Bu, kişinin topluma belki insanlık kavramına veya bir amaca, erdemli bir amaca karşı sevgi duyması anlamına da geliyor olabilir. Ama bence, tanımı ne şekilde yapılırsa yapılsın, kime veya neye karşı duyulursa duyulsun; “sevgi” bir filozofu gönüllü şekilde kendi inzivasından çıkartabilecek güce sahip nadir olgulardan. Çünkü sevgi, düşünmenin ötesinde, filozofların bile karşı koyamayacağı bir güce sahip.

Her neyse, umarım bir gün filozof bir lidere denk gelir ve bunları sorma imkânı buluruz.

2000 yıl önce olduğu gibi şu an da ideal devlete, filozofların yönettiği bir devlete ulaşamamış olsak da Platon o zamanlar umutluymuş ki bunun nasıl yapılacağı konusuna da kitabında genişçe yer veriyor.

Platonun kitapları, felsefesi, düşünceleri, ona karşı yürütülen farklı düşünceler, felsefeler, bunların haklılığı, Platon’un haklı ve haksız olduğu konular (ki elbet var.) üzerinde sayfalarca tartışılacak şeyler. Aynı şey diğer filozoflar ve felsefi kuramlar için de geçerli.

Ama biz Mağara Alegorisi’ni anlattığımız bu yazılarla sizler için “felsefe”nin dışardan heybetli görünen ama ufacık bir dokunuşla aralanan kapısından dışarı süzülen ürkek bir ışık huzmesine ayna tutmaya çalıştık diyelim.

Umarım gözlerinizi kamaştırmadan ışığın sıcaklığını sizlere hissettirebilmişizdir…

KAYNAKÇA:

Platon. Devlet. Çev., Sabahattin Eyüboğlu-M. Ali Cimcoz. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020.

*: Victor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, çev., Selçuk Budak, (İstanbul: Okyanus Yayınları,2020), 52.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.