NE OLDUK NE OLACAĞIZ

İnsanlık olarak virüs ile mücadele ettiğimiz şu günlerde, büyük sorgulama içindeyiz. 125 nanometre büyüklüğündeki koronavirüse, bizden kilometrelerce uzaktayken kafa yorduk. Virüs, o kadar mesafeyi hızla katetti. Bazılarımızı hastalığa düşürdü. Hemen nedenini, niçinini sorguladık ve çaresinin ne olabileceğini aradık. Uzaklardan gelen bu istenmeyen salgından kurtulmak, her şeyi bitirmiyor. Peki, beyaz alana geçip kurtulduğumuzda ve sıkıntılar bittiğinde ne olacak dersiniz?
Konunun özeti
Önce “R 2.5” (R-naught) bulaşma hızıyla, girdiği her ortamda 2-3 kişiye bulaştı. Sonra bir ay içinde dünyanın en ücra yerine kadar ulaştı. İlk başta kimse bu kadar hızla yayılacağını tahmin edemiyordu. Ama o, dünyanın her ülkesinde, her şehrinde birilerinin ciğerlerine çoktan kamp kurmaya başlamıştı. Yetmedi, potansiyel bulaştırıcı “virüs pozitif/taşıyıcı” ile milyonlarca insanı karantinaya aldırdı.

Karantinaya alınanlar, yoğun bakımdakiler, solunum desteğine alınıp (entübe) uyutulanlar, virüsten vefat edenler… Bütün bunlar, iletişim çağında, insanlığın gözünün önünde oldu. İnsanlık tarihinde, virüs yine unutulmaz günler yaşattı. Bütün bu hadiseler, bulunmaz bir sorgulamanın yaşanmasına sebep oldu.

Çin, Filipinler, Malezya, Afganistan, İran, Kenya, Mısır, İtalya, Almanya, İngiltere ve Amerika’dan insanlar, bireysel ve toplu sorgulamalarını nasıl yaptılar? Hastalarıyla yoğun bakımda duygusal gel-git yaşayan doktorların hissiyatı neydi? Daha ilk günden kendini hastane kuyruklarında bulup toplu karantina odaları, test kuyrukları ve yoğun bakım süreçlerini yaşayanlar neler hissettiler?

Virüs, sabahı olmayan uzun gecelerin her bir dakikasında, alınan her nefesin anlamının büyük olduğunu hatırlattı. Virüs bulaşanlar, onların yakınları ve şahitleri olan sağlık personeli, bunu kolay anladı. Elbette bize de anlatacaklar.

Dünyanın dört bir tarafında, sadece virüsle cephede savaşanlarla konuşmadık. Karantina kuralına uyamaya çalışarak bir nevi savaşa katkı verenlerle de konuştuk. Tek konuşamadığımız, virüsten vefat edenler oldu. Onları da anlamaya çalıştık.

Bu süreçte binlerce insan vefat etti. Eğer onlar hayatta kalabilselerdi, soluk borularından ciğerlerine inen ve hücrelerine yapışıp çoğalan, savunma sistemlerini çökerten virüsle verdikleri savaşın her bir anını detaylıca anlatırlardı. Maalesef hislerini anlatabilecek fırsatları olmadı. Yalnızca kendilerinden (ağız ve burun) alınan swap ile gerçek zamanlı polimer zincir reaksiyonu (RT-PCR) ve ELISA test metodu ya da akciğer tomografisiyle hastalıklarını teşhise çalıştık. Onlar yavaş yavaş ahirete giderken geride kalanlar olarak “doğal bağışıklığın” nasıl sağlanabileceğine, “sosyal mesafenin” oluşması için neler yapılabileceğine kafa yorduk.

Salgın ânını yaşamak zaten böyle bir şeydi. Farklı beklenti içine girmek değil düşüncede olan, yaşanılan bu kadar büyük şeyin anlamını iyi kavrayabilmek. Şimdi geriye dönüp baktığımızda, bütün bu yaşanılanlardan çıkarılacak derslere geldi sıra.
Çin’de anlaşılamayan şey, hızlı olmasaydı
Virüsün ortaya nasıl çıktığı kesinlik kazanmadı, kazanması da zor görünüyor. Çin’de yazılan bilimsel makalelerde, deniz mahsullerinin tamamına yakınında Covid-19 virüsü pozitif çıkmış. Bu, oldukça dikkat çekici. Ancak onların, asıl sorgulamada işin içinden çıkamadıkları konu bu değil, virüsün yayılma hızıydı.

İnsandan insana bulaşması, ilk olarak 41 kişide tespit edildi. Ocak ayının başında Wuhan’da yapılan bu tespitten 13 gün sonra, 846 kişiye daha bulaşıvermişti. Bu kısa zaman içinde virüs, Çin’in dışına taştı. 14 günlük kuluçka süresi dahi dolmamıştı. Semptomların kimde görüldüğü bile tespit edilemeden, Çin’de yeni yıl tatili başladı.

Beş milyon kişi, bir anda Çin’e girdi ve yine beş milyon kişi bütün dünyanın gözünün içine bakarak, virüs taşıyıcısı olup olmadıkları bilinmeden, Çin’den ayrıldı. 23 Ocak ile 10 Şubat arasında, 18 gün içinde vaka sayısı 240 kat artarak 44.730’a çıktı. Asıl olanlar, bu aşamadan sonra oldu. Amerika ve Fransa gibi ülkelerin, her fırsatta DSÖ’yü (Dünya Sağlık Örgütü) suçlanmasının sebebini bu olaylar oluşturdu. Karantinaya alınmaları gerekirken, çantalarını alıp koşarak bölgeden uzaklaşan insan görüntülerini düşündükçe, virüsle ölüm kalım mücadelesi veren doktor ve bilim adamları çok saç baş yoldu.

Virüsün ilk yayılma sürecinde, DSÖ, Çin ve dünyanın tamamı arasında bir “yalan” söyleme sorgulaması yapılıyordu. Bundan sonuç alınamadı. Lakin yalan işi bitmiş değil. İnsanlar, Çin’de aylarca karantinaya alındılar, evlerine kilitlendiler, sokaklarda dövüldüler. Fakat bütün bunlar yaşandıktan sonra bugün, orada bambaşka bir atmosfer var. Bütün medya organları vasıtasıyla halk, virüsün dışarıdan geldiğine inandırılmış durumda. Yaşananların tek suçlusu, yabancılar!

Yabancılar sokağa çıkamıyor, sokakta ise evlerine giremiyor, toplu bir yerde ise hiç hareket ettirilmeden polis gözetiminde karantinaya alınıyorlar. Medya, Çin’de bütün gücünü kullanarak, insanların kendilerini sorgulamalarına bile fırsat vermiyordu. Onca şeyden sonra, insanların bir ders çıkartmaları beklenirdi. Bu, onların tarihî haklarıydı. Atmosfer de buna uygundu. Velakin, insanlar kendi hallerine bırakılmadılar. Yaşanılanları, birilerine fatura etmek belki onların da işine geliyordu.
Filipinler neden aşı bekliyor?
Çin’de bunlar yaşanırken, yanı başındaki Filipinler’de farklı şeyler oluyordu. Daha ilk günden Filipinler’de, korkuyla karışık tedbirli davranma ileri safhadaydı. Filipinler, binlerce adasına giriş çıkışları, olaydan hemen sonra yasakladı. Sokağa çıkmayı bazı kurallara bağladı. Durumu olmayan halka 20’şer kilo pirinç dağıttı. Bu tedbirler netice verdi. Erken karantinanın çözüm olduğunu gördüler. Ancak binlerce adadan oluşan ülkede vakalar artarsa ne yapacaklarını kara kara düşünüyorlar. Bir an önce aşının bulunması için dua ediyorlar.

Covid-19 için heyecanla beklenen aşı, sadece Filipinler’de değil, bütün dünyada dört gözle bekleniyor. Bu beklentiyi anlamak için virüs enfeksiyonunun kendisini iyi bilmek gerekiyor. Onu iyi anlamak için diğer bir hastalık yapıcı bakterilerle karşılaştıralım. Veba ve cüzzam gibi hastalıklara sebep olan bakteriler, insan vücudunu sığınacak liman olarak görürler. Lenf bezi, vücut sıvısı, böbrek ya da akciğerde, uygun ortam bulduğunda orada çoğalırlar. Kızamık, kuduz ve HIV gibi hastalıklara sebep olan enfeksiyonlarda ise durum farklıdır. Onların, çoğalmak için hücreye ihtiyaçları vardır. Vücudu konak yapmaz, onu yerler.

Aşıyı bekleme sebebimiz
Covid-19 bir viral enfeksiyondur. O, önce hücrenin duvarındaki bazı kısımlara (ACE2 reseptörü) yapışıyor ve kendi genetik materyalini (RNA) hücre içerisine gönderiyor. İçeri girdiği anda RNA’sını hücrenin DNA’sına entegre ederek onu ele geçiriyor ve kendi RNA’sını ürettirme emrini veriyor. Hücreye bir olarak giren Covid-19, bin virüs olarak çıkabiliyor. Özetlersek, zararlı bakteriler sadece vücutta çoğalıyordu. Virüs ise insanın hücrelerini yiyerek, yavaş yavaş ele geçiriyor.
Covid-19 özelinde virüsün, vücudu yavaş ele geçirme işi, akciğer hücrelerinden başlıyor. Bir şekilde akciğere ulaşıp orada uygun bir hücreyi patlatıyor. Sonra, akciğere oksijen taşıyan alveoller zarar görüyor. Bu aşamada, iş hücreden çıkmış ve dokulara ulaşmış oluyor. Durdurulamayıp ilerlediğinde ise akciğer tahrip oluyor. Şayet hiç önlenemezse bütün solunum sistemi çöküyor. Kısaca koronavirüsü, akciğerin dokusunu oluşturan hücreleri parçaladığı zaman, bir iki hafta içinde solunum sistemini çökertiyor.

Şayet aşı bulunup vücuda verilseydi durum şöyle olacaktı. Aşıyla, vücuttaki en önemli askerler olan B hücrelerine ve vücudu denetleyen T hücrelerine düşmanın robot resmi tanıtılacak ve antikor üretimi sağlanarak hafızaya alınacaktı. Covid-19’un, RNA dizilimi verildiği için ilk hücreyi patlatmaya fırsat bulamayacaktı. Aşı sayesinde vücudun aktif bağışıklık hücreleri tehlikeyi bildiklerinden alarm verecek, lenfosit hücreleri savaş durumuna geçip çoğalacak ve belki az bir belirti ile Covid-19 enfeksiyonunu bitirecekti.

Virüslerde aşı konusu, toplum sağlığını kurtaran ana parametrelerden birisidir. Memenjit 68, tifo 58, kuduz 4 yılda aşılanabildi, ebola, sars ve mers gibi hastalıkların aşıları ise 30-40 yıldır aranıyor. Ama yine de aşı, insanlık tarihinde toplu ölümlerin önüne geçen ciddi bir buluştur. Sultan Abdülhamid Han’ın, Pasteur’dan telif hakkını ödeyerek aldığı kızamık aşısını Osmanlı topraklarında uygulamasının hikmeti, şimdi daha iyi anlaşılıyor.

“Salgın var ve aşı da yoksa, insanlık olarak en zayıf halkamız kadarız.” Bugün, Filipinliler özelinde bütün insanların Covid-19 aşısını beklemelerinin sebebi de budur. Peki, sağlık hizmetleri açısından insanlığın en zayıf halkalarının bulunduğu, Afrika gibi yerlerde durumlar nasıl?
Afrika’nın sorgulamaları
Kamuoyu denen şey, medya araç gereçleriyle yapıldığı için yalanın doğru gibi anlaşılmasına müsaittir. İnsanlara çok büyük yalanların tarihte doğru gibi öğretildiğini bilmekteyiz. Afrika’daki görüşmeleri, bu yüzden biraz daha halkın içinden yapıyoruz. İlginç detaylar karşımıza çıkıyor.

Hadisenin ilk çıktığı günlerde, Afrika’nın çoğu büyük şehrinde beyaz insanlar sorumlu tutulmuş. Beyazları görünce “Hoş geldin korona” diyen çok olmuş. Daha sonra öyle olmadığını anlamışlar. Yurt dışından gelen bir vali yardımcısı, yüzlerce kişiye virüs bulaştırmış. Bu, toplumda infial oluşturmuş. Karantina süreci bittikten sonra kişi, cinayetten yargılanmak üzere cezaevine gönderilmiş.

Küçük şehirlerde toplantılar yapılmış. Korona bize gelirse ne yaparız, sorusunun cevabı aranmış. Sağlık sistemlerinin kötü olduğunu bildikleri için seçeneklerini sıralamışlar. Toplantıda söz alanlardan birisi Mecelle’nin 30. kaidesi olan, “Def’i mefâsid celb-i menâfi’den evlâdır”ı (En başta zararlıları def, diğer menfaatlerden önce gelir) söyleyerek karantinayı savunmuş. Karantina orada da en büyük çözüm olmuş. Ama daha ilginci, virüsün geç gelmesinden dolayı Allah’a çok şükrediyorlarmış. “Virüs akıllı, biz Afrikalılara kendimizi toplamak için biraz daha zaman verdi.” düşüncesindelermiş.
Virüsün aklı var mı?
Peki, gerçekten virüs akıllı mı? Akıllı davranıyor mu? Virüslerin varlığının bilinmesi çok yenidir. Yüz yıl önce, Hollandalı botanik uzmanı Martinus Beijerinck tarafından varlığı tahmin edildi. Tahmin edildi dememizin sebebi, o kadar küçüklerdi ki elektronik mikroskopların bulunduğu 1935 yılına kadar görülemediler. Canlı bir varlıktan çok, biyokimyasallardan oluşan karma bir yapıları vardı.

Wendell M. Stanley ve ekibi, ilk defa virüsü görerek Kimya Nobeli aldılar. Virüsün bulunmasıyla birlikte, günümüze dek süren bir tartışma başladı. Virüs, canlı kapsamına girmesini sağlayacak uygun özelliklere sahip miydi? Yoksa o, canlıda yaşayan başka bir şey miydi? O yüzden bilim adamları virüslere “öteki varlıklar, mikrozombiler, hücre korsanları, mikroskop ötesi soyguncular” gibi birtakım benzetmeler yaptılar. Kısaca virüsün varlığı bile bilim dünyasında anlaşılamamışken, akıllı davranmasının arkasındaki “akıl” denen şeyin, nasıl bir durum olduğunun bilinmesi zor görünüyor.

Ancak virüs, vücuda oksijenin girmesinden ve karbondioksitin çıkmasından sorumlu akciğer hücrelerini(Alveol) hedef aldığı için ciğerlerdeki oksijenin kapasitesini düşürüyor. Beyne yeterince oksijen gitmediğinde düşünce ve davranış bozuklukları görünüyor. Covid virüsünden etkilenenlerin hafif uykulu ve kendini kaybetmiş hallerinin sebebi budur.

Covid-19 virüsünün enfekte ettiği insanların çok farklı şikayetlerde bulunmalarının sebebi de virüsün her insanın vücut zafiyetine göre davranış geliştirmesine bağlanıyor. Bilim adamları şimdilerde, toplumda virüs sonrası sendromların oluşacağını tahmin ediyorlar. Enfekte olup solunum cihazına bağlananların, solunum yetmezliğine bağlı olarak yoğun bakıma girenlerin farklılığı gibi salgında her insanın ayrı ayrı virüs hikayeleri olacağa benziyor.

İspanyol gribinden bugüne
1918-20 İspanyol gribinde, 50-100 milyon insanın öldüğü tahmin ediliyor. O zamanki dünya nüfusu 1.8 milyar idi. Şimdi ise dünya üzerinde yaklaşık 7.8 milyar insan yaşıyor. Bu demek oluyor ki insanlık, yüzyıl önceki salgın ile aynı davranışı sergilerse, bugün yaklaşık 350-700 milyon arası insanın ölümü ile sonuçlanabilir.

İspanyol gribi sırasında salgının dünyanın başka bir yerine ulaşması çok uzun sürmüştü. Şimdi ise iki vasıta ile bir ay sonra İspanya’ya geldi. İspanyollar, Akdeniz ülkesinin rahat insanları olarak, önceleri sosyal hayatlarından taviz verip karantinaya geçmediler. Ancak hemen sonrasında sıkıntılı da olsa sıkı bir karantina başlatıldı. Çünkü sosyal hayatta olduğu gibi, sağlık alanında da disiplinlerinin zayıf olduğunu biliyorlardı. Hastaneye düşmemek için evlerinde ilk bir ay hem dinlenip hem de kendilerini korudular.

Sonra eski eğlence istekleri bastırılamaz oldu. Hemen arkasından sokağa çıkana 600 euro ceza kesildi. Köpeği olanlara her gün çıkış izni verildi. Siesta, fiesta ve futbol ülkesi olarak bilinen İspanya’da halk, ciddi bir ikilem yaşıyordu. Geç saatlere kadar eğlenceli etkinliklere başlamak mı, evde karantina altında beklemek mi?

Sosyal mesafe ve karantina mevzuu
İnsan, tercihlerini yaşayabilen bir varlıktır. Bedeninde iki güç merkezi ona yollar belirler; ruh ve nefis. Hangisinin yolunu seçecek olursa onun tercihini yaşar. Virüs günleri, nefsin arzularına uyup istediği gibi davranma ile ruhun, ölümü, ahireti ve sorguyu hatırlatan temkinli olma durumunu yaşayan, bütün insanlığın mücadelesi, herkesin gözü önünde cereyan ediyor. Nefsine sahip çıkmayı seçenler olacak, ona sahip çıkıp yoluna devam etmeyi düşünenler de olacak. Ama büyük bir yol ayrımının varlığı fark ediliyor. Sosyal mesafe mevzuu, bu ayrımı tam anlatır oldu.
Sosyal mesafe ya da karantinayı uygulamadığımızda, bağışıklık sistemi gelişene kadar virüs, çok hızlı şekilde toplumun %90’ına ulaşıyor. Zamansız hızlı ulaşma, enfekte ettiği kişilerin çoğunu öldürür. Bir yere virüs girdiğinde, aşı ve karantina yok ise oradaki her üç kişiden birini öldürebilir.

Karantina, enfekte olan grubun enfeksiyonunu kendi içerilerinde devinimini sağlar. Grup içinde salgın biter, kalanın bağışıklığı güç kazanmış olur. Hayatta kalan kişinin üzerinde virüsün sadece izleri kalır.

Asıl sorgulama, ölecek kişi ile yaşayacak kişinin aynı karantina havuzunda bekletilmesi sırasında başlar. Salgın ile mücadele edenleri salgından sorumlu tutma, herkese bulaştırmak için akla hayale gelmedik şeyler yapmak gibi uç davranışlar, bu dönemde görülebilir. Karantina olmazsa bütün herkes tehlikeye girmiş oluyor. Peki, virüsü taşıdığını bilen insanlar kendilerini korusa, karantinaya gerek kalmasa olmaz mı? Artık bilinç çağındayız değil mi? Sorunun cevabı, İtalya örneğinde.

İtalya’nın öğrendikleri
Virüsü taşıdığını bilinenlerin, hangi davranışı gösterebileceklerini tahmin etmek mümkün değil. Bunu en iyi İtalya gördü. İlk yoğun bakım vakası, 20 Şubat’ta yaşandı. Bundan 24 saat sonra test edilen 36 kişide daha sonuç pozitif çıktı. İlerleyen günlerde yoğun bakım ihtiyacı olan vaka sayısı katlanarak ilerledi. Ülkenin kuzey kısmı karantinaya alındı. 16 milyonluk Kuzey İtalya, “Enfekte kabul edildik ve dışlanarak ayrımcılığa maruz kaldık.” dediler. İtalyan halkı arasında yıllardır süregelen ‘çalışan kuzeyli’ ile ‘keyfine düşkün güneyli’ tartışması, koronavirüs ile tekrar alevlendi.

Salgının başladığı tarih Aralık 2019’dan bu yana, Çin’in şeffaf davranmadığı ve verileri paylaşmadığına dair dünya genelinde yaygın bir görüş var. Avrupa’da ise virüsün en çok yayıldığı ülke olan İtalya’da hükümet, bilgi paylaşımı ve karar alma konusunda başından bu yana oldukça şeffaf davrandı. Ülke bir kere virüsü hissetmişti.

Ülkeyi tam olarak karantinaya almaya karar verdiler. Ekonomilerinin büyük çoğunluğu turist gelirleriyle dönen ülke, iş alanlarının değişmesi pahasına bu alanı kapattı. Üç ay karantinada kalan İtalyanların, ruhsal yönlerini güçlü tutulabilmek için meydanlarda halka toplu dua anonsları yapıldı. Martini meydanında, “salgına karşı beraber dua ediyoruz” denilerek, bir defasında Kur’ân-ı Kerîm dahi okuttular.

İtalya, hızlı salgındaki birkaç ayda şunu öğrendi; “Salgında, doktorlara, karantinaya ve duaya güvenebilirsin ama insan davranışlarına güvenemezsin.”

İnsanlık tarihinin büyük sorgulamaları
Veba, Çin’deki Ming hanedanlığını düşürdü. Afrika’da sığır vebası ise kıtada sömürge yayılmasını hızlandırdı.
Amerika’daki çiçek hastalığı işgali kolaylaştırdı.
Kara veba, Avrupa feodal sistemini sona erdirdi.
KAYNAKLAR
1838 Türk-İngiliz Serbest Ticaret Anlaşması’ndan Avrupa Gümrük Birliği’ne: http://kuramsalaktarim.com/1838-turk-ingiliz-serbest-ticaret-anlasmasindan-avrupa-gumruk-birligine/; Bedi N. Şeysuvaroğlu ve diğerleri, Türk Tıp Tarihi, Bursa, 1984; Cihan Dura, “1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması”, Gazete Müdafaa-i Hukuk, 26.01.2001, Sayı 36; James L. Gelvin, Modern Ortadoğu Tarihi, 1453-2015, Çev.: Güneş Ayas, İstanbul; Nil Sarı, “Behcet Mustafa Efendi”, DİA, C.5, s.345; Ö. Celal Saraç, “Tanzimat ve Sanayimiz”, Tanzimat 1, İstanbul, 1940; Sinan Tavukçu, “Salgın Hastalıkların Tetiklediği Dünya Tarihindeki Güç ve Düzen Değişiklikleri”, Stratejik Düşünce Enstitüsü: https://www.sde.org.tr/sinan-tavukcu/genel/salgin-hastaliklarin-tetikledigi-dunya-tarihindeki-guc-ve-duzen-degisiklikleri-kose-yazisi-16688;Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi; a.g.mlf., 1402 Ankara Muharebesi, Bayezid ile Timur’un Ölümü ve Fetret Devri, İstanbul 1946.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.