Osmanlı’dan Günümüze Aşı Çalışmaları

Osmanlı’dan Günümüze Aşı Çalışmaları

Merhaba değerli okurlarım, bu ayki yazımda 3 4 aydır gündemimize oturmuş “AŞI” hakkına bir yazı yazacağım. Osmanlıdaki en eski kayıtlardan başlayıp Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar bahsedeceğim.

OSMANLIDA İLK AŞI

Anadoluda deneme yanılma yoluyla yapılan aşı uygulamalarının tarihi 1700’lere dayanmaktadır. O zamanlar Edirne’de çiçek hastası olan insanlar bulunup, döküntülerindeki irin toplanarak çiçek çıkarmamış çocuklara aşı yapmak için kullanılırmış. Geleneksel olarak bu işi yapan aşıcılar kadınmış ve ceviz kabuklarında ya da incir yapraklarında topladıkları irini biriktirirlermiş ve  deriyi çizerek bu irini aşılar, sonra yara yerini gül yapraklarıyla kapatırlarmış. Bu şekilde, variyolasyon(anlatılan yöntemin adı) ile aşılananların ölüm oranı % 1 iken, aşısızlarda çiçek hastalığından ölüm oranı % 17 imiş. Bu uygulamalar İngiliz sefirinin eşi Lady Montagu tarafından mektupla İngiltere’ye bildirilmiş ve bu yolla Avrupa’ya yayılmıştır.

Lady Montagu’nun mektubu ;

 “…Size burada kendinizi dileyeceğinizden emin olduğum bir şey söyleyeceğim. Aramızda çok ölümcül ve çok yaygın olan çiçek hastalığı, aşılama icadı ile tamamen zararsızdır, bu da onlara verilen terimdir. Her sonbaharda operasyonu gerçekleştirmek için işlerini yapan bir dizi yaşlı kadın var…. Yaşlı kadın, en iyi çiçek hastalığı meselesiyle dolu bir fındık kabuğu ile gelir ve hangi damarları açtığınızı sorar…. Ona büyük bir iğne ile sunduğunuz şeyi hemen yırtıyor … ve iğnesinin kafasına uzanabileceği kadar zehir damarına koyuyor…. Her yıl binlerce kişi bu operasyondan geçiyor…. İçinde ölen herhangi birinin bir örneği yoktur; ve deneyin güvenliğinden memnun olduğuma inanabilirsiniz…. Bu yararlı buluşu İngiltere’de modaya getirmek için çaba gösterecek kadar vatanseverim; ve bazı doktorlarımıza, özellikle de insanlığın iyiliği için gelirlerinin bu kadar önemli bir dalını yok edecek kadar erdemli olduğunu düşündüğüm herhangi birini bilseydim, bu konuda yazmakta başarısız olmamalıyım.”

-Edward Jenner bugünkü anlamıyla ilk çiçek aşısını hayata geçirene dek, Osmanlı’da kullanılan yöntemle Avrupa’da çiçek aşısı uygulaması yapılmaya devam edildi. 1801 yılında, Jenner metoduna göre çiçek aşısı uygulaması başladıktan üç yıl sonra Osmanlı Devleti’nde aşı uygulamaları resmi politika haline gelmiştir. Çiçek aşısının uygulanması için 1885’te dünyada ilk olan “Çiçek Nizamnamesi” adıyla kanun çıkarıldığı ve aşı yaptırmayan kişilerin askeri ve yatılı okullara alınmadığı biliniyor. İlerleyen yıllarda nizamnameye, yeni doğan bebeklerin aşılanması, çocuğunu aşılatmayan ailelere ceza kesilmesi gibi maddeler de eklendi. 1915 tarihli son nizamnamede ise Osmanlı Devleti’nde yaşayan herkese altı aylık, yedi yaşında ve 19 yaşı sonuna kadar olmak üzere üç defa aşılanma mecburiyeti getirildi.

OSMANLI VE KUDUZ

Osmanlı’da başka bir aşı çalışması ise Louis Pasteur’ün kuduz aşı üretim süreciyle başlıyor. Kuduz aşısı üzerinde araştırmalar yapan Pasteur’ün, çalışmalarını sürdürebilmek için dönemin devlet başkanlarına maddi katkı için bir yazı yazdığı ve yazılardan birinin II. Abdülhamit’e ulaştığı biliniyor. II. Abdülhamit yardım yapabileceğini ancak çalışmalarını İstanbul’da sürdürmesini isteyince, teklif Pasteur tarafından reddediliyor. Hemen ardından Abdülhamit tarafından yapılan ikinci bir teklifle Pasteur’e Mecidiye Nişanı ile birlikte yüklü miktar bir para ve aynı zamanda Osmanlı’dan üç kişinin yanında asistan olarak yetiştirilmesi teklif ediliyor. Bu teklifin kabul görmesiyle 1886 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şâhâne’den iç hastalıkları doktoru  Zoeros Paşa, zooloji hocası Hüseyin Remzi Bey ile veteriner Hüsnü Bey Paris’e gidiyor. 1887 yılı başlarında incelemelerini tamamlayarak İstanbul’a dönen ekip, yanlarında getirdikleri teknoloji ve birikimleriyle Osmanlı Devleti’nde ilk mikrobiyolojik çalışmaların yapıldığı laboratuvarı kurdular. Böylece kurulan Dârülkelp ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi dünyanın üçüncü, doğunun ise ilk kuduz laboratuvarı olarak tarihteki yerini aldı. Osmanlı Devleti’nin ilk kuduz aşısı ise Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane’de üretildi. 1892’de bu laboratuvarlarda ilk çiçek aşısı üretimi de başladı. 

OSMANLI SON YILLARI

Dünyada ilk tifüs aşısı 1915 yılında Dr. Reşat Rıza Kor ve Dr. Tevfik Salim tarafından üretilmiştir. Daha sonra Hamdi Hoca, 1 birim ısıtılmış hasta serumu ile 2 birim nekahatteki kişi serumunu karıştırarak geliştirdiği yöntem ile aşıyı üç enjeksiyon halinde uygulamaya başlamıştır. ‘Hamdi Metodu’ adıyla anılan bu yöntem, zamanın Alman hekimleri tarafından örnek alınmıştır

Erzincan Serum Laboratuvarı da Rus işgalinde Müdürü Muzaffer (Bekman) ve  yardımcısı Nikolaki Zuhri Beyler tarafından 1916 da Halep’e, daha sonra Niğde’ye, oradan  Sivas’a taşınır, tekrar Erzincan’a  getirilir. Bu laboratuvar 1939’daki büyük depreme dek hizmet verir.

1920’de İstanbul işgal altındayken , Zekai Muammer’e Anadolu’dan Kuvvay-ı Milliye’ye katılması için çağrı gelir.  Fırtınalı bir gecede eşiyle birlikte  İstanbul’dan bir gemiye biner ve yanına farklı kurumlardaki yurtseverlerin sağladıkları bol miktarda aşı, serum ve deney hayvanı alır. İnebolu’ya vardıktan sonra Kastamonu’ya geçer ve Kuvay-ı Milliye’ye katılır. Dört yıl boyunca  Kastamonu’da aşı ve serum üretir.

1920’de Veba salgını devam ederken, Mustafa Hilmi Bey Gedikpaşa Hamamı’nda boza şişeleri içinde veba aşısı üretir. Bu dönemde gelişmeler öyle bir seyir izlemiştir ki 1920-21 yıllarında, İstanbul işgal altında iken Telkihhane’de üretilen çiçek aşısından Fransız, İngiliz ve Amerikalılara 220 bin doz çiçek aşısı ihraç edilmiştir.

1922 yılında Kemal Muhtar Telkihhane’nin müdürüdür, Anadolu’da Kurtuluş Savaşı sürmektedir. Ordu için 3,5 milyon doz çiçek aşısı üretir ve  bir nişanla ödüllendirilir.

CUMHURİYETİN İLK YILLARI VE SONRASI

Cumhuriyet kurulduktan sonra Paris Pasteur Enstitüsü’nde eğitim almış olan Zekai Muammer Tunçman, Diyarbakır’daki Kuduz Enstitüsü’nde görevlendirilmiş ve 1927 yılında Semple tipi kuduz aşısını üretmiştir.1928 yılında kaydedilen en önemli gelişmelerden biri, 1267 sayılı yasa ile Ankara’da Merkez Hıfzısıhha Enstitüsü’nün kurulması, Sivas ve İstanbul’daki bakteriyolojihane ile, Ankara’daki kimyahanenin bu çatı altında birleştirilmeleridir. Ülkemizde ilk verem aşısı 1931 yılında üretilmiştir. 1934 yılında Telkihhane ve İstanbul’daki Kuduz Enstitüsü de kapatılmış ve aşı-serum üretimi tek merkezde toplanmıştır. Aşı ve serum üretiminin kamusal bir görev ve sorumluluk olarak algılandığı bir dönemdir.

1940’lı yıllarda tifo, Cox tipi tifüs, tifo-tifüs karma, tifo-difteri karma, intradermal BCG, veba-kolera karma, veba-kolera-tifüs karma, difteri-tetanoz karma, boğmaca-difteri karma, influenza tifo-difteri-tetanoz karma aşıları üretilmiştir ve Çin’e kolera aşısı gönderilmiştir. Aşı-serum üretiminin gün geçtikçe kurumsallaştığı izlenmektedir. Aşı ve serum üretimiyle ilgili alt birimler Dünya Sağlık Örgütü tarafından uluslararası standartlara uygun oldukları yönünde belgelenmektedir, 1950 yılında Ulusal İnfluenza Merkezi ve BCG Laboratuvarı Dünya Sağlık Örgütü tarafından tescil edilmiştir. Bu yıllarda difteri-boğmaca-tetanoz aşısı üretilmiş ve kuduzla ilgili çalışmaları nedeniyle Dr. Zekai Muammer Tunçman’a Fransız hükümeti tarafından 1959 yılında Légion d’honneur nişanı verilmiştir. 1960’lı yıllar 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi yasasının oluşturduğu olumlu ortamda, kamu sağlık hizmetlerinin geliştiği yıllardır. Bu dönemde aşı üretiminde kazanılan ivme devam etmiş, 1965’te kuru çiçek aşısı üretilmiş ve ülkemiz, 1960-70’li yıllarda kendine yetecek düzeyde bakteri aşılarını üretir duruma gelmiştir. 1968 yılında Serum Çiftliği kurulmuştur. Burada; tetanoz, gazlı gangren ve difteri  antitoksik, kuduz antiviral, şarbon antibakteriyel, akrep antivenom serumları üretilmiştir. Hastalıkların eradike edilmesi nedeniyle 1971 yılında tifüs ve 1980 yılında çiçek aşılarının üretimine son verilmiştir.

SON YILLARDA NELER OLDU ?

Son yirmi yıl, dünyada biyoteknolojinin çok hızlı geliştiği bir dönem olmuştur. Bu gelişmeler aşı üretimine de yansımış ve bir yandan rutin bağışıklama programında kullanılan aşılar yeni teknolojiyle üretilirken, diğer yandan yeni aşılar üretilmeye başlanmıştır. Sağlık politikası açısından bu yıllar aynı zamanda dünyada sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesini hedefleyen “sağlık reformlarının” gündeme geldiği dönemdir. Ülkemizde de özellikle 1990’ların başından itibaren Dünya Bankası destekli sağlık projeleri uygulamaya konulmuştur ve o yıllarda aşı ve serum üretimi konusunda çok sınırlı şeyler yapılabilmiştir. Bunlar arasında 1990-1994 arasındaki dönemde DSÖ’nün önerileri doğrultusunda viral aşıların potens, identite ve stabilite kontrollarının yapılması, 1992 yılında ilk deneysel adsorbe tetanoz aşısı üretiminin gerçekleştirilmesi, 1995 yılında yeni aşı üretim tesisleri master planının hazırlanması ve aynı yıl tetanoz laboratuvarının modernleştirilmesi, 1999 yılında fermantör teknolojisiyle tetanoz toksoidi üretiminin gerçekleştirilmesi, 2000 yılında pilot adsorbe tetanoz aşısı üretimi, 2001 yılında adjuvant geliştirme çalışmalarının başlatılması sayılabilir. Aşı serum üretiminin devlet tarafından kamusal bir sorumluluk olarak görülmemesi, yapılabilenleri birkaç iyi niyetli çabaya indirgemiştir.

1996 yılında DBT ve Semple tipi kuduz aşılarının, 1997 yılında ise BCG aşısının üretimi durdurulmuştur. Biyoteknolojideki gelişmelerin izlenmemesi, Refik Saydam Hıfzısıhha Enstitüsü Aşı Serum Üretimi Merkezine yatırım yapılmaması, işgal altındaki İstanbul’da aşı ihraç eden bir ülkeyi, aşı ithal eden bir noktaya geriletmiştir. Devlet eliyle kamu kurumlarının zayıflatılması senaryosu, ne yazık ki burada da sahneye konmuş ve aşıda dışa bağımlılık gündeme gelmiştir.

Aşı üretiminin sona ermesi ile aşılar satın alınarak temin edilmektedir. İki binli yıllarda aşıların Türkiye’de üretimi konusunda tekrar ilgi artmıştır.
2009 yılında beşli karma (DaBT-IPV-Hib), 2011 yılında dörtlü karma (DaBT-IPV) 3 yıllık alımı yapılırken kademeli olarak paketleme ve enjektöre dolum teknolojisi ülkemize getirilmiştir.
2010 yılında zatürre aşısı (KPA-Konjuge Pnömokok) yine 3 yıllık alım garantisi karşılığı paketleme, enjektöre dolum yanında formulasyon teknolojisinin de ülkemize getirilmesi sağlanmıştır.
Halen yerli bir firma tarafından akrep ve yılan antiserumları da üretilmektedir.

2015 yılında yedi yıllık alım garantisi ile tetanoz ve difteri aşılarının kademeli olarak antijen üretimine kadar yapılması planlanmıştır. 2018 yılı içerisinde dolumu yapılırken 2019 yılında antijenin tamamen milli olarak üretilmesi beklenmektedir.

Kaynakça;

-Lady Mary Wortley Montagu, Letters of the Right Honourable Lady M–y W–y M–e: Written During her Travels in Europe, Asia and Africa. . . , vol. 1 (Aix: Anthony Henricy, 1796), pp. 167-69; letter 36, to Mrs. S. C. from Adrianople, n.d.

-Klinik Tıp Aile Hekimliği Dergisi ,Cilt: 8 ,Sayı: 2 ,Mart – Nisan 2016

-Millî Folklor, 2014, Yıl 26, Sayı 101

-T.C. Sağlık Bakanlığı

-Türk Tabipler Birliği(TTB)

-Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB)

Yazar: Berke Çavuş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.