Farklı Bir Zihin: Van Gogh

Van Gogh, 30 Mart 1853’te Hollanda’da dünyaya gelen melankolik, yeri gelince karamsar fazlasıyla duygusal, çok farklı algıya ve özgür bir hayal gücüne sahip bir ressamdı. Öyle ki kendinden önceki dönemlerin fazlasıyla katı resim kurallarını bir hamlede yıkmış, ekspresyonistlere öncü olmuştur. Sanatta konunun önemli olmadığını, herhangi bir konunun sanatla ifade edilebildiğini kanıtlamıştır.

Bambaşka bir bakış açısına sahip olan bu ressamın göz alıcı resimlerinin oluşma süreci sanıldığı kadar kolay değildir. 10 yılda 2000 civarı çizimi olmasına rağmen hayatı süresince sadece 1 tablo satabilmiştir. Fakir ve hastadır, kardeşi Theo’nun destekleriyle geçinmektedir. Hayatı sefalet ve acı doludur. Hatta çocukluğunu da “kasvetli, soğuk ve kısır” olarak tarif etmiştir. Bunda, 12 yaşında komşu kasabanın okulundan her şeyi çok yavaş kavradığı gerekçesiyle uzaklaştırılmasının ve sonrasında kendini çok yalnız ve savunmasız hissedeceği yatılı okulun payı büyüktür.

16 yaşında babasının da desteğiyle resim galerilerinde resim satış memuru olarak çalışmaya başladı. İçindeki resim tutkusu da içinde tomurcuklanmaya başlayacaktı. Londra’da çalıştığı zamanlarda hayatının olabilecek en güzel günlerini yaşadı. Aşık olduğu kadının evlenme teklifini reddetmesi üzerine ilk ciddi hayal kırıklığı onu çok etkiledi. Londra’da kalmaya daha fazla dayanamadı ve aynı galerinin Paris şubesine geçti. Büyük bir duygusal bunalım yaşıyordu ve acısını çizerek bastırmaya, içinde coşan hislerini boyalarla ifade etmeye çalışıyordu.

Sık sık ülke değiştiriyordu ve neredeyse her birinde farklı bir işle uğraşıyordu. Dil öğretti, kitap sattı ve Belçika’daki Borinage madenlerinde papazlık yaptı. Durumu oldukça kötü olmasına rağmen tüm gücüyle madencilere yardım etmek için kendini parçalıyor ve türlü zorluklara göğüs geriyordu. Tanık olduğu şeyler onu fazlasıyla etkilemiş ve hayat algılayışında köklü değişikliklere sebep olmuştu. Sonrasında Theo’nun desteğiyle Brüksel’e taşındı ve burada resim atölyelerinde eğitim almaya başladı. Oldukça yetenekli ve istekliydi. Hayatı düzene girmiş gibiydi.

Kuzenine aşık oldu. Onunla evlenmek istese de tekrar reddedildi. İkinci bir hayal kırıklığının ardından aşka olan inancını yitirmişti. Fahişelerle görüşmeye ve onlarla yaşamaya başladı. Theo bu yaşam tarzını çok desteklemedi ve Paris’e taşınmasında önayak oldu. Van Gogh, Toulouse – Lautrec, Gauguin ve daha pek çok ünlü ressamla tanışma fırsatı buldu.

Gaugin ile oldukça samimiydi ve onunla(ve benzer düşünen diğer ressamlarla) “Güney Stüdyosu” adını verdiği bir topluluk oluşturmak istedi. İlk başta Gaugin’le iletişimleri ve çalışmaları güzel giderken aralarındaki önemsiz gibi görünen anlaşmazlıklar gün geçtikçe daha rahatsız edici bir hale gelmeye başladı.

Malum olay 1888’de Noel gecesinde meydana geldi. Gaugin’le ciddi bir tartışma yaşayan Van Gogh, iddialara göre usturayla Gaugin’i usturayla kovaladı ve hırsını alamayıp kendi sağ kulak memesini kesti. Kendisine ait bu parçayı civarlardaki bir genelevde tanıdığı fahişeye teslim etti. Çeşitli tarihçilerin inceledikleri polis kayıtlarına göre aslında Gaugin’in kulak memesini kılıçla kestiğine dair teoriler olmakla birlikte Ménière hastalığından kaynaklı kulak çınlamasını yatıştırmak için kendi kulağını kestiği de söylenmektedir. Ménière hastalığı iç kulakta aşırı basınç nedeniyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Hastalık, iç kulakta bulunan denge organının etkilenmesi sonucu ortaya çıkar. 

Tedavi sırasında gördüğü halüsinasyonlar bir şeylerin habercisiydi. Peki bu şeyler neydi? Arles’taki Felix Ray ve diğer doktorlar epilepsi tanısı koymuşlardı. Epilepsi nöbeti (yada krizi), beyin normal aktivitesinin, sinir hücrelerinde geçici olarak meydana gelen anormal elektriksel aktivite sonucu bozulması ile oluşan klinik bir durumdur. Sonra kendi isteğiyle gittiği akıl hastanesinde aşırı heyecanlı, insanları anlık olarak tanıyan, gerçek bir deliryumdan muzdarip, işitsel halüsinasyonlar gören bir tablo olarak açıklandı. Epileptik atakları ve semptomları daha detaylı incelendiğinde en olası tanının sikloid psikoz olduğu görülür. Psikoz kavramı, günümüzde en belirgin belirtileri halüsinasyon olan farklı ruhsal hastalıklar için bir üst kavram olarak kullanılıyor. Sikloid psikoz herhangi bir sebebi olmaksızın ortaya çıkan, kendi kendine sınırlanan ve tekrarlayıcı psikotik bir tablodur.

Van Gogh vakasında kişilik bozukluğu ardından tekrarlayan psikotik nöbetlerin görülmesi prefrontal ve limbik bölgelerdeki ağların fonksiyonel bozukluğuna bağlı gelişmiş olabilir. Bu olay da Gastaut- Geschwind sendromuyla açıklanıyor. Beynin temporal bölgesinde çeşitli nöronları aktifleştiren ve genelde epileptik nöbetlerle ortaya çıkan inhibitör kontrol kaybıdır. Bu kayıp daha hızlı ve daha iyi bilişsel becerilerin ortaya çıkmasını sağlayabilir. Semptomların görülmesi; genetik ve çevresel faktörlerin(duygusal stres, alkol, fiziksel yorgunluk vb.) etkileşimleriyle ortaya çıkmış olabilir.

St. Remy’deyken yazdığı mektupların birinde “Karşımdaki kişileri görüp tanısam bile, bazen bana çok uzaktan gelmişler gibi geliyor ve gerçekte olduklarından çok farklı görünüyorlar.” ifadesiyle yaşadığı durumu özetlemiş. Prosopagnozi(insan yüzleri tanıyamama, ayıramama durumudur) ve mekansal agnozi(özel bir duyu ya da hafıza kaybının olmadığı durumlarda nesneleri, kişileri, sesleri, şekilleri, kokuları tanıma yeteneğinin kaybıdır. Kısaca duyusal bilgiyi işleme yetersizliğidir) bu durumu açıklayabilecek olası tanılar olabilir.

Van Gogh, piyano sesi ve Prusya mavisi arasında çok yakın bir bağlantı olduğunu düşünüyordu ve bu yüzden piyano dersleri aldı. Renk ve ses arasında kurduğu bu bağlantı Gastaut- Geschwind sendromuna bağlı hipergrafi(aşırı ve tekrarlayan bir şekilde, detaylı yazı yazmadır. Bu aşırılık kağıt bulunamadığında, mobilyalara, duvarlara, oradan da vücuda yazmaya; kalem bulunamadığında kişinin kendi kanıyla yazmasına kadar gidebilir.) ve hiperreligiosity(yoğun dini duygu ve felsefi ilgi)e bağlı olmuş olabilir. Van Gogh’un 1884’ten sonra 6 yıl boyunca her gün yağlı boya yapması hipergrafinin bir çeşidi gibi görünüyor.

Van Gogh’un özellikle son dönem eserlerinde göze çarpan yaygın sarı renk kullanımı da bolca tükettiği absintte bulunan tuyon etken maddesinin zaman içinde onun görüşünü bozarak nesneleri sarı ve tonlarında görmesiyle bağlantılı olarak ortaya çıkmış olabilir. Buna klinikte kronik absint zehirlenmesi denir. Aynı şekilde tedavi için kullandığı yüksek dozda yüksük otunun da sarımtırak bir görüşe sebep olduğu bilinmektedir.

Yaratıcılık ve yoğun duyguları olası tanılarıyla aynı beyinde bulunduran Van Gogh daha iyi daha yaşanabilir bir dünya olasılığına karşı normal insanlardan çok daha fazla duyarlıydı. Buna özlemi, istekliliği ve cesaretiyle kendini dünyaya adaması hayatı boyunca muzdarip olacağı acıları doğurdu. Bize de arkasında bıraktığı çizimlerin, tabloların ve güçlü anlatımlı mektuplarının mirasını yaşatmak düşer.

Yararlanılan Kaynaklar

  1. Voskuil Piet, “Van Gogh’s Disease in the Light of His Correspondence”, Literary Medicine: Brain Disease and Doctors in Novels, Theater, and Film, vol 31 (2013), pp 116–125 .
  2. Bhattacharyya Kalyan, “The neuropsychiatric ailment of Vincent Van Gogh“, Ann Indian Acad Neurol, 2015;18:6-9.
  3. Lewis Bradley, “A deep ethics for mental difference and disability: the ‘case’ of Vincent van Gogh”, Med Humanit 2017;0:1–5.
  4. Taghipour M., “AT ETERNITY’S GATE: TEMPORAL LOBE EPILEPSY AND THE GENIUS OF VINCENT VAN GOGH”, Psychiatria Danubina, 2019; Vol. 31, No. 3, pp 374–376
  5. Özsoy T., Psikiyatrik Tanılarda Atipik Grubu ve Sikloid Psikoz Kavramı, Düşünen Adam, 1991, 4(3): 15 -17
  6. https://www.britannica.com/biography/Vincent-van-Gogh/Legacy
  7. https://www.biography.com/artist/vincent-van-gogh

Yazar: Serra AYDİL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.